Aslanım Restaurant

Fikret Görmek

Beyoğlu

Eğlence

Saffet Görmek

Rakı

Bira

Alkollü İçki

Alkolsüz İçki

Tekila

Müzik

Canlı Müzik

Nevizade

Beyoğlu Neresidir? Yazdır E-posta
Beyoğlu Neresidir ?
Beyoğlu ilçesi günümüzde, 45 mahalleden ve yaklaşık 225 bin yerleşik nüfustan oluşan bir yerleşim yeridir. İş, eğlence ve kültür merkezi olması nedeniyle bu ilçe sınırları içerisindeki gündüz ve gece nüfusu birkaç milyonu bulmaktadır. Bazılarına göre Beyoğlu, Karaköyden Taksime kadar uzanan bölgedir. Bazılarına göre de, Tünel Meydanından Taksime uzanan bölümden ibarettir.
Bugün İstanbul iline bağlı Beyoğlu ilçesi; Haliçin kuzeyinde Kasımpaşa vadisinin batısıyla, Dolmabahçe (Gazhane) vadisi arasında kalan alanı kapsar, şişli ve Beşiktaş ilçeleriyle sınırdaştır. Ancak halk arasında Beyoğlu adı, kentin önemli kültür, eğlence ve iş merkezlerinden olan ve Galatasarayı Taksim Meydanına bağlayan İstiklal caddesi ve çevresi için kullanılır.
Bizans döneminde yerleşim alanı olmayan bu kesime; karşı yaka öte anlamına gelen Peradan kaynaklanan Peran Bağları deniliyordu.Geçen yüzyılda, özellikle yabancılar, Beyoğlu yerine Pera adını kullanmışlardır. Türkler ise Perayı Beyoğlu şeklinde adlandırıp daha geniş bir alanı kastetmişlerdir.
Beyoğlu adının ortaya çıkışına ilişkin çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan birisine göre; Beyoğlu adı, Fatih Sultan Mehmed zamanında Pontus prenslerinden Aleksios Komnenosun islamiyeti kabul ederek burada oturmasından kaynaklanır. İkincisine göre ise; burada oturan Pontus prensi değil, Kanuni zamanındaki Venedik elçisi Andre Girittinin oğlu Luigi Girittidir. Türklerin "Bey Oğlu" diye andıkları bu adam, elçinin bir Rum kadınla evlenmesinden dünyaya gelmiştir. Oturduğu konak da Taksim yakınında bir yerdedir. Diğer birine göre ise; Kanuni Sultan Süleyman döneminde burada oturan Venedik elçisine yazışmalarda Beyoğlu dendiği için bu semt de Beyoğlu adını almıştır.
Pera adı, 1925de resmi yazışmalardan çıkarıldıktan sonra gittikçe unutulur hale gelmiş, Buna karşılık Beyoğlu adı güç kazanıp bölge anlamında da yaygınlaşmıştır.
Bizanstan Osmanlıya
Pera, Bizans dönemindeki İstanbulun sonradan gelişen yerleşim yeri olmuştur. İmparator 2.Theodosius tarafından bir kısmı yaptırılmış olan İstanbul surlarının çevrelediği kapalı alanın Haliçe ve Marmaraya bakan yamaçlarında konutlar; Sirkeci çevresinde ticaret kuruluşları; Sarayburnu, Beyazıt, Aksaray, Cerrahpaşa, Yedikulede yönetsel, dinsel ve ticari merkezler yoğunluktaydı. Ayrıca Haliçin karşı kıyısındaki Galata da bir dış yerleşim yeri olmuştu. Sykai (Sycae) adı verilen bu yerleşim yerinde oturanların çoğunluğunu Venedikliler ile Cenevizliler oluşturmaktaydı. Daha sonraları surlarla çevrilen bu yerleşim yerleri, zengin bir ticaret merkezi oldu.
13. yyda Cenevizli tüccarların yönetimine verilen Galata yüzyıllar boyunca ticaretteki önemini korumuştur. 15. yyda kent 100 bini bulan nüfusuyla dünyanın sayılı büyük kentlerinden biriydi. Osmanlılar tarafında alındığında 50 bin kadar olan nüfus Rumeli ve Anadoludan getirilen müslüman ve müslüman olmayan halkın yerleştirilmesiyle 100 bini aştı. Müslümanların büyük bölümü bu dönemde eski kentin bulunduğu yarımadanın dışında yaşıyordu. Skyai de sur dışına taşarak Pera (bugün Galatasaray) yönüne doğru büyüdü.
19.yyda Galata önemli gelişmeler gösterdi. Bu kesim, ticaret merkezleri olma özelliğini korurken yabancı elçiliklerin yerleştiği ve yine yabancı banker, komisyoncu, banka ve sigorta şirketlerinin yoğunlaştığı, bunun yanı sıra eğlence yerlerinin bulunduğu bir Avrupa kenti görünümünü kazanmaya başladı. Osmanlı padişahlarının Topkapı Sarayından çıkarak Galata yakınındaki Dolmabahçe Sarayına taşınmaları da bu yüzyıla rastlar. İlk önemli sanayi kuruluşu olan Feshanenin Haliçte işletmeye açıldığı 19. yyda kent demiryolu, tramvay, tünel gibi kent içi ve kent dışı ulaşım olanaklarına kavuştu.
Osmanlıdan Cumhuriyete Beyoğlu
Osmanlı devrinde Beyoğlu, çevre olarak, Batılılaşmanın maddi görüntüsünün odaklaştığı yer durumundadır. En hayati ihtiyacı olan suya kavuşulması, Beyoğlunun daha geniş çapta iskanını sağlamıştır. 1492den sonra Galatadaki yabancı elçilikler Beyoğluna taşındı; Galatasaray ile Tünel arası yerleşim alanı olarak gelişmeye başladı. XVIII. yyda da gelişimini sürdürerek Kasımpaşa ve Tophane taraflarına yayıldı. Onsekizinci yüzyıl sonlarına kadar Galata surunun dışına pek taşılmış değildi. Bizansın son döneminde Galatanın ticari hayatına Latin kökenliler hakimdi. Çoğunluğunu Genovalıların oluşturduğu Latin kökenlilerin miktarı Rumlardan daha fazlaydı. Galata, Türk yönetimine geçince de Cenevizden kalan bu Latin kökenlilerin tamamı Galatayı bırakıp gitmedi. Kalanlar Türk döneminin Lövantenlerinin mayasını oluşturdu.
Fetihten sonra Galataya da bir hayli Türk yerleşti. 1476 tarihli bir belgeye göre, Galatada 592 Rum, 535 Müslüman, 332 Frenk ve 62 Ermeni evi vardı. Galatanın sur içi bölümünde Türkler çoğunlukta değildi, ama Tophane, Fındıklı, Ayaspaşa, Kabataş, Galatasaraydan Tophaneye inen yolun çevresi, Beşiktaş, Haliç kıyılarında ise Azapkapı Sokollu Camii çevresi ve onun biraz daha ilerisindeki Kasımpaşa Türk evleriyle doluydu.
XIX. yüzyılda durum değişti. Yüzyılın ikinci yarısında hem hız hem de hacim bakımından değişmenin ölçüsü gayrimüslim guruplar lehine büyüdü. Galata Kulesi çevresinden Galatasaraya kadar uzanan sahada Rum, Ermeni, Yahudilerden meydana gelen gayrimüslimler ile Lövantenler ve yabancı uyruklular çoğunluğu oluşturdular. Ayrıca, Osmanlı Devletinin Batılılara karşı tutumundaki değişme, Osmanlılarla yeni ilişki kuran devletlerin de Beyoğluda arsalar edinerek binalar yaptırmalarına ve geniş kadrolu personelle buralara yerleşmelerine yol açmıştır. Aslında Avrupa devletleri Beyoğluda yer edinip elçilik binalarını buralara kondururken Beyoğlunun bina dokusu da zenginleşmiştir.
Galatada canlı bir ticaret hayatı olduğu halde, buraya büyük çaplı camiler yapılmamış, medreseler inşa edilmemişti. Bunun en büyük nedeni, Galata ve Beyoğluda yeterli suyun olmamasıydı. Nitekim az çok suya kavuşturulmuş bölgeler, bol miktarda Türk yerleşimine sahne olmuştu. Galatanın iki yanında Tophane ve Kasımpaşa buna iyi bir örnekti. Öteki taraf ise Halıcıoğlu ve Sütlüceye doğru uzanıyordu.
Beyoğlunun su sorunu üzerine, ciddi şekilde ancak XVIII. yüzyıl ortalarında eğilinmiştir. 1732de Birinci Mahmud tarafından Bahçeköy su şebekesinin yapılmasıyla Beyoğlu bol suya kavuşmuştur. Beyoğlu bölgesinin bol suya kavuşturulduğu 1732 senesinin tarihini taşıyan 25 çeşme bulunmaktadır. 1737-1800 arasında yapılmış 49 çeşme, 1800-1923 arasında yapılmış 76 çeşme, bir yönüyle de Türk nüfusunun nerelerde yoğunluk gösterdiğinin de işaretini oluşturmaktadır.
Bahçeköy şebekesi, Beyoğlu için, uzun yıllar yeterli olmamıştır. Beyoğlu su bakımından bundan sonra da zaman zaman takviye edilmiştir. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında, Terkos Gölünden İstanbula su veren şebeke yapılınca Beyoğluya da su verilmiştir. İmparatorluk döneminde Beyoğluya son su takviyesi İkinci Abdulhamid zamanında olmuştur. Kemerburgaz ile Cendere arasındaki 60 kadar kaynağın suları toplanarak 1904te demir borular ile Beyoğluya sevkedilmiştir. Bu sular Hamidiye Suları diye tanınır.
İstanbulda evlere ve diğer özel kurumlara paralı su dağıtımının yapılması, Terkos ve Elmalı şebekeleri ile başlamıştır. İstanbulda halkın evlerinde paralı su harcaması da Terkos ve Elmalı suları ile başlamış oldu.
Beyoğluya dikkatlerin çevrilmesine neden olan etken, aslında devletti. Zira Beyoğlunun sırtlarına da, kıyı bölgelerine de el uzatan öncelikle devletti. Devlet buralarda yeni kurumlar kurma yönünde varlığını gösteriyordu. Bunlar: Saray, modern okullar, kışlalar, hastaneler, yönetim birimleri gibi şeylerdi. Reformlar bunlarla belirginliğe kavuşuyor, halka tanıtılıyor, öğretiliyor ve yaşama geçiriliyordu. Reformlar ve Batıya Açılış konusunda İkinci Mahmud da Üçüncü Selimin yolunu izler. Beyoğlunun yıldızının parlayışı asıl bu padişah zamanında açıklık ve hız kazanır. Padişah sarayının İstanbuldan Beyoğlu yakasına geçmesi, saltanat makamınca Beyoğlunun İstanbula tercih edildiğini ortaya kor.
Bu dönemde örneğin; Sütlüce yakınında Karaağaçta bir evde, gizlice matematik ve geometri dersleri verilmeye başlanır. Gizlilik içinde bir reform uygulamasına geçilmekteyken Beyoğlu yakası uygun görülmektedir. Bir süre sonra bu hendese hane Tersane civarında açık şekilde faaliyete geçecek, matematik ve geometri gibi pozitif bilimlere yer verilen bu eğitim birimi 1773te kurulmuş olan Mühendishane-i Bahri-i Hümayun için bir başlangıç olacaktır.
Aynı şekilde Baron Dö Tott, askeri alanda ikinci bir reform hareketi olarak Sürat Topçularını kurmuştur. Bunlar haftada üç gün Beyoğlu ve Kağıthanede talim yapmışlardır. Baron Dö Tottun yenilikleri arasında bir de Hasköyde Top Dökümhanesinin kuruluşunu hatırlatmak gerekir. 1792de ise Halıcıoğluda Humbaracı Kışlası yaptırılır. Aynı yıl içinde, tarihi Haliç Tersanesinde va Galatanın hemen yanıbaşında Tophanede yenilemeler gerçekleştirilir. 1795te Mühendishanei Berri-i Hümayun Halıcıoğludaki binasında eğitime başlamıştır. Bu açıdan Beyoğlunun gelişmesini etkileyen kurumsal inşaatlarının en başında Beyoğlu Kışlasını saymak gerekir. Beyoğlu Kışlası topçu askerleri için hazırlanmıştır.
Yıllar ilerledikçe, Beyoğlunun tercihli alan haline gelişi, daha başka noktalardan da açıklığa kavuşur. 1858de Beyoğluda örnek belediyecilik uygulamasına geçilmesi, tercihin yönetim alanına kadar uzanışına açıklık getirir.
Kılık, kıyafet ve yaşam tarzı ve binalar açısından bütün halinde Türkiye ölçeğinden farklı bir yaşam ve görüntünün asıl yoğunluk kazandığı yer, kuşkusuz, Beyoğlu olmuştur. 1860-1864 arasında Aşıklar ve Ayazpaşa mezarlıkları kaldırırılmış, Galata surları yıktırılmış, yeni caddeler ve sokaklar açtırılmış; yangınların önlenebilmesi için ahşap bina yapımı yasaklanmıştır. 1873de Galatasarayı Beyoğluna bağlayan Tünel açılıp hizmete girmiştir. 1913te ise Beyoğlu-şişli arasında elektrikli tramvaylar hizmete girmiştir. Osmanlıdan Cumhuriyete geçildiğinde de Beyoğlunun yerleşme alanı Teşvikiye ve Maçkadan Beşiktaşa, şişli ötelerine, Haliç ve Boğaziçi yamaçlarına uzandı. Bu gelişme sırasında konutlar yavaş yavaş iş yerlerine dönüştü. Önceleri adı Cadde-i Kebir iken Cumhuriyetten sonra İstiklal Caddesi denilen ana yol boyunca mağazalar, bankalar, kahvehaneler, tiyatrolar, sinemalar, pastaneler ve eğlence yerleri açıldı. Bu gelişme Halaskargazi Caddesi boyunca şişliye doğru sürdü.
İstanbuldaki hızlı kentleşme gözönünde tutularak cumhuriyet döneminde birkaç kez kent planlaması yapıldı. Bu planlara göre Haliç çevresi ile Boğaziçi sanayi olarak ayrılınca 1940 sonlarından başlayarak bu alanlar fabrika ve işyerleri ile doldu.
Bugün Beyoğlu ilçesinin sınırları içerisinde çok sayıda önemli kurum ve mekan bulunmaktadır. Bunların arasında; Fındıklıdaki Mimar Sinan Üniversitesi, Taksim Meydanındaki Atatürk Kültür Merkezi, Kasımpaşadaki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Sütlücedeki Tophane-i Amire ( Koç Sanayii Müzesi), Aynalıkavak Kasrı, İstiklal Caddesindeki İstanbul Sanayi Odası, Yapı Kredi Kültür ve Yayıncılık, Çiçek Pasajı, Balık Pazarı, Aksanat, çok sayıda sinema, Muammer Karaca Tiyatrosu, Tünel ve Tramvay ulaşımı, Galatadaki Galata Kulesi de bulunmaktadır.
Günümüzde de büyük otellerin, tiyatroların, sinemaların, okulların, konsoloslukların, yabancı kültür merkezlerinin, sanat galerilerinin bulunduğu Beyoğlu, İstanbulun en canlı ve gözde semtlerinden biridir.

 

Meyhane Tarihi Yazdır E-posta
Istanbul'da Fatih döneminden beri meyhaneler bulunduğu ve bunların Bizans'tan kalmış oldukları çeşitli kaynaklarda yer almaktadır. Eviya Çelebi Tahtakale, Galata, Eyüp, Üsküdar kadılıkları içinde Hamr(içki) Emanetine bağlı 1,000 den fazla meyhanenin faaliyet gösterdiğini, bu meyhanelerde çalışanların sayısının 6,000 i bulunduğunu Seyahatnamesinde yazmıştır. Meyhanelerin bulunduğu başlıca semtler: Aksaray, Langa, Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere, Kuzguncuk, Çengelköy, ve Kadıköy'dür. Bu semtlerin tümü Istanbul'un gayrimüslim nüfusunun yoğun olduğu semtlerdir ve meyhanecilik o dönemlerde kural olarak Gayrimüslimlerin işidir.
Osmanlı döneminde meyhaneler koltuk ve gedikli olmak üzere 2 sınıfa ayrılırdı. Gedikli meyhaneler ruhsatlı olup sayıları tahdid edilmişti. Koltuk meyhaneleri ise ruhsatsız ve kaçak çalıştırılırlardı. Zaman içinde bunlara ayaklı meyhaneler ilave olurken, gedikli meyhaneler Abdülaziz döneminden sonra selatin meyhaneleri olarak anılmaya başlandı. Bir de koltuk ile gedikli arasında küplü meyhaneler vardı. Genellikle meyhanelerde şaraplar büyük fıçılarda bulunurken, küplü meyhanelerde şarap ve rakılar için özel küpler kullanılırdı. Bir rivayete göre rakı küplerinin üzerinde bulunan arslan kabartmalarından esinlenerek rakıya arslan sütü adı verilmiştir. Yüreğine, bileğine, silahına ve kesesine güvenenlerin gidebildiği balozlarda da içki içilirdi. Özellikle gedikli meyhaneler bir ustanın idaresinde işletilir, bu ustaya meyhaneci ustası denirdi. Zamanla meyhane ustalarına İtalyanca sakallı dede anlamına gelen Barba denmeye başlandı. Barbaların kalendermeşrep, hoşgörü sahibi, bununla birlikte gereğinde otoriter ve sert kişiler oldukları görüldü. Meyhanede yiyecek içecek servisini sakiler yaparken, ortacı hizmetkarlara ve barbalara miço denilen küçük yaşta oğlan çocukları yardım ederdi. Yiyecek içecek tezgahının başındakilere tezgahçı yada mastori tabiri kullanılırdı. Yemekleri aşçı hazırlar, aşçının bir de yamağı bulunurdu. Gedikli meyhanelerde, sofraya şamdan getiren ve müşterilerin çubuklarına ateş koyan meyhane uşaklarına da ateşçi ya da ateşoğlanı veya pedimu denirdi. Meyhanelerdeki bir diğer hizmetkar grubu da tavşanoğlanlar ve köçekler olup rakkas olarak görev yaparlardı. Sakiler çoğunlukla efemine tipli genç ve güzel oğlanlardan seçilir, bunların temizliklerine ve kıyafetlerine büyük özen gösterilirdi. Sakinin güzel yüzlü, güzel huylu, boyu posu yerinde olması istenirdi. Osmanlı döneminde meyhaneleri konu alan şiirlerde özellikle sakiler için nice sakiname yazılmıştır. Sakiler özellikle Sakız Adalı Rum ile Ermeni ve Kıpti gençlerden seçilirdi.
Meyhanelerde küçük tabaklarda sunulan yiyeceğe meze denir. Meze Farsça tad, tadım anlamına gelmektedir. Küçük tabaklarda, tadımlık olarak sunulan mezeler ve yüksük yada leylek boyunlu kadelerde rakıların içildiği masaya da çilingir sofrası denir. Çilingir, Farsça çeşit - tür anlamına gelen çeşnigir veya çeşnigar kelimesinden türetilmiştir.
Rakı yaklaşık 300 yıl kadar önce Irak'ta yapılmaya başlandığından Iraki olarak adlandırıldığı gibi, üzüm suyunun damıtılmasından elde edildiğinden ter anlamına gelen arak olarak da isimlendirilmiştir. Osmanlı döneminde rakı esnafına arakçıyan, işçilere de araknuş denmiştir. Ülkemizde Osmanlı döneminde yapılmaya başlanan rakı genellikle, Yahudi, Ermeni ve Rumlar tarafından imal edilmiştir.
II. Abdülhamit'in Maliye Nazırı Sarıcazade Ragıp Paşa, Tekirdağ Yolu üzerindeki çiftliğinde Umurca Rakısını imal etmiştir. 1932 yılında Inhisarlar Idaresi, bugünkü adıyla Tekel Genel Müdürlüğü kurulana kadar, özel rakı imalatı yapılmakta idi. Bu rakı isimlerinden birkaçı: Erdek, Bozcaada, Bomonti, Alem, Elif, Ağa, Baküs, Bilecik, Büyükada, Hanım, Keyif, Boğaziçi, Yaluva, Nazilli, Gaziayıntab, Istanbul, Aydın, Sevim, Alüyül Ala, Hususi...
Bu ara dünyanın en iyi rakısı Lübnan'ın Zahle Bölgesi bağlarındaki üzümden yapılan Zahle Rakısıdır.
Rakının etki derecesine grado denir. Ülkemizde imal edilen rakıların derecesi 45-50 olup yüksek gradoludur. Rakını sunulduğu 15-20 cl. lik kulpsuz sürahi veya şişelere de karafaki veya karaf denir. Rakıya benzeyen içkilere çeşitli ülke ve yörelerde değişik isimler verilmiştir. Fransızlar Pastis, İspanyollar Anis, Japonlar Sake, Yunanistan'ın Makedonları Çipuro, Giritlileri Çikudia, Atinalıları Uzo, Sakızlıları Mastika, Istanbullu göçmenleri Duziko olarak adlandırmışlardır.
Eski meyhanelerde yiyecek veiçecek sunmada kural yoktu ama ahenk vardı. Meyhanedeki hizmetlarlar ile müdavim müşteriler arasında sanki gizli bir dostluk, samimiyet, ve sıcaklık vardı. Rakı kadehlere konur ama, kadehle değil kadehten yudum yudum haz alınarak içilirdi. Eskiler rakıya başlama ve son verme zamanını da şöyle tarif etmişlerdi: Akşam ezan okunduğunda kadehler kalkmalı, yatsı ezanı okunduğunda evden içeri girilmelidir. Aksi halde hanımlar beylerini pencere kenarında beklerken "meyhaneler kapandı sarhoşum nerede kaldı !" şarkısını mırıldanırdı. Rakı tiryakileri, kerahat vaktinde içenler ve içme dozunda kalanlara denirdi. Kararında kalanlar, temiz içkici sıfatını alırdı. Bu karar ise 16-20 cl. idi.
Makul ölçüde içilen insanı sarhoş etmez, tatlı bir keyif verir.

 

Rakının Tarihi Yazdır E-posta
Rakının ilk kez nerede kimler tarafında üretildiği kesin olarak belgelerle belirlenememiştir. Acak rakının ilk kez Osmanlı topraklarında üretildiği neredeyse tüm dünya ülkelerince kabul edilmektedir. Hemen hemen tüm ansiklopedilerde rakının bir Türk içkisi olduğu belirtilir. Türk rakısı zamanla Osmanlı topraklarında yaşayan insanlarının da damak zevki ile bugünkü karakteristik özelliklerine ulaştırılmış ve üretimi tekelleştirilmiştir. Türk rakısının bugünkü özellikleri ne Yunan rakısı Uzo ne de uzak Doğu içkisi olan arakta bulunabilir. Ayrıca sakız rakısı Mastika'nın ilk kez ülkemizde üretilmiş olduğu tarihi bir gerçektir. Yunan içkisi "Tsipouro"(üzüm posası) geleneksel aile işletmelerinde, bölgeye göre farklı adlarla üretilmektedir. Tsipour, Grappa,raki gibi..Tsipouro önceleri üzüm posası için kullanılmış daha sonra destilatı için kullanılmıştır. Grappa üzüm salkımı anlamına gelen Latince bir kelimeden gelir. Bazilarina göre ilk raki Balkanlar ve Ege adalarinda erikten yapilan 'Ouzo'dur. Tadi Türk rakısına benzeyen bu içkide anason bulunmaz. Bazilari ise Japonlarin pirinçten ürettikleri 'Sake'nin rakının babasi oldugu görüsünü savunsalar da rakinin Anadolu'daki öyküsü 300 yil öncesine dayaniyor.Raki Yunanlıların Osmanlı egemenliği altındayken aldığı bir kelimedir, Türkçe'den gelir. Yunan ansiklopedilerinde Yunanlıların geleneksel içkisi Uzo 'nun mucidi Kirios Stavrakis adlı bir Osmanlı Doktoru olarak gösterilmiştir.

 

 

 

Rakı Hakkında Bilgiler Yazdır E-posta
RAKI NEDİR ?
Rakı; yalnızca suma veya tarımsal kökenli etil alkol ile karıştırılmış sumanın, 5.000 litre veya daha küçük hacimli geleneksel bakır imbiklerde, anason tohumu (pimpinella anisum) ile ikinci kez distile edilmesiyle üretilen distile alkollü içkidir.
Rakı üretiminde kullanılan suma, üzümünün tat ve kokusunu korumak amacıyla hacmen en fazla % 94,5 alkole kadar distile edilmiş üzüm kökenli distilattır.
TÜRK RAKILARI
*
Kulüp Rakı : Hacmen % 50 alkol içermekte olup, sadece üzüm kökenli distilattan (Suma) üretilmiştir.
*
Altınbaş Rakı: Hacmen % 50 alkol içermekte olup, sadece üzüm kökenli distilattan (Suma) üretilmiştir.
*
Yeni Rakı: Hacmen % 45 alkol içermekte olup, alkolün en az % 65i üzüm kökenli distilattır
RAKININ TARİHİ
Rakının ilk kez nerede kimler tarafında üretildiği kesin olarak belgelerle belirlenememiştir. Ancak rakının ilk kez Osmanlı topraklarında üretildiği neredeyse tüm dünya ülkelerince kabul edilmektedir. Hemen hemen tüm ansiklopedilerde rakının bir Türk içkisi olduğu belirtilir.
Türk rakısı zamanla Osmanlı topraklarında yaşayan insanlarının da damak zevki ile bugünkü karakteristik özelliklerine ulaştırılmış ve üretimi tekelleştirilmiştir.
Türk rakısının bugünkü özellikleri ne Yunan rakısı Uzo ne de uzak Doğu içkisi olan arakta bulunabilir. Ayrıca sakız rakısı Mastikanın ilk kez ülkemizde üretilmiş olduğu tarihi bir gerçektir.
Yunan içkisi 'Tsipouro'(üzüm posası) geleneksel aile işletmelerinde, bölgeye göre farklı adlarla üretilmektedir. Tsipour, Grappa,raki gibi..Tsipouro önceleri üzüm posası için kullanılmış daha sonra destilatı için kullanılmıştır. Grappa üzüm salkımı anlamına gelen Latince bir kelimeden gelir.
Bazilarina göre ilk raki Balkanlar ve Ege adalarinda erikten yapilan Ouzodur. Tadi Türk rakisina benzeyen bu içkide anason bulunmaz. Bazilari ise Japonlarin pirinçten ürettikleri Sakenin rakinin babasi oldugu görüsünü savunsalar da rakinin Anadoludaki öyküsü 300 yil öncesine dayaniyor.
Rakı Yunanlıların Osmanlı egemenliği altındayken aldığı bir kelimedir, Türkçeden gelir. Yunan ansiklopedilerinde Yunanlıların geleneksel içkisi Uzo nun mucidi Kirios Stavrakis adlı bir Osmanlı Doktoru olarak gösterilmiştir.
RAKI NASIL İÇİLİR ?
Rakı; sek içilebileceği gibi, içine yarı yarıya su veya maden suyu ilavesiyle, ama mutlaka soğuk olarak içilir (8-10ø)
Rakı içiminde kullanılan düz silindirik bardak, rakı-su bileşimindeki büyülü beyazlamanın keyişe izlenebilmesi için idealdir.
Aperatif olarak da alınabilen Rakının Türk içim geleneğine uygun olarak çilingir sofrasının özgün soğuk ve sıcak mezeleriyle içilmesi, soğutulmuş bardağın 1/3nin rakıyla, 2/3sinin suyla doldurulması tavsiye edilir.
Buz, sadece rakı sulandırıldığı zaman konulur. Buz direkt olarak rakıya konulduğunda aroma maddelerini kristallendirerek rakının tadını bozar.

 

 

 

 

şarap Yazdır E-posta
Çok iyi bir şarap, eğer uygun bir yemekle içilmezse beklentilerimizi boşa çıkarabilir, bir hayal kırıklığı yaratır ve keyif planlarımız hüsrana uğrar. Hangi şarabın hangi yemekle içilebileceğini bilmek için temel bazı bilgilere gerek duyulur. "Koyu etlerle kırmızı, açık renkli etlerle beyaz şarap" klişesi geçerliliğini çoktan yitirmiştir. Doğal aroma maddelerine önem veren, yeni ve yaratıcı yemek pişirme teknikleri yepyeni kombinasyonları mümkün kılmış ve özellikle beyaz şarapların önemini artırmıştır. şarap ve yemek birbirine benzerse, yani yemeğin içindekiler ve hazırlanışı, şarabın kıvamı, yapısı, kokusu ve tat nüanslarına benzerse, istenen ahenge ulaşılabilir. Burada her zaman akılda bulundurulması gereken üç temel kural vardır.
1) şarabın tadı, yemeğin tadına baskın olmamalı.
2) şarap ve yemek sıralaması aroma, tatlar, kıvam ve yapı açısında birbirine paralel olmalı.
3) şarabın yemek masasında üç düşmanı vardır:
a) Sirke; örneğin çok fazla sirke katılmış bir salata
b) Çok keskin bir ekşiliği olan yiyecek ve içecekler (limon gibi)
c) Yağ (örneğin bazı çok yağlı yapılan balık türleri, özellikle kırmızı şaraba metalik bir tat verebilir)

şarap ve Yemeklerin Ahengi
Alkol, tatlının ve baharatların etkisini artırır, ayrıca hazmı kolaylaştırır. şarapta alkol seviyesi düşükse, kalan şeker kendini daha fazla gösterir. Kalan şeker içermeyen tam olarak mayalanmış şaraplar, tam olarak mayalanmış ama daha az alkol içeren şaraplardan daha yumuşak bir etki bırakırlar. şarapta veya kavrulmuş, ızgara yapılmış ya da buğulanmış yemeklerdeki acılık veren maddeler, tatlı algılanmasını uyumlu bir hale getirirler ve ölçülü bir asiditenin algılanmasını sağlarlar. Acılık veren maddeler, yavaş yavaş algılanırlar ama uzun süre kalıcıdırlar; tanenli ve çok alkollü şaraplarla uyumludurlar. Çok yağlı yemeklerle asidi, taneni ve alkolü zengin şarapların içilmesi önerilir. İştah açan bu üç bileşen, hazmı da kolaylaştırır. Çok baharatlı yemeklerin tatları, alkol derecesi yüksek şaraplarla birlikte daha da kuvvetlenir. Bu yüzden, alkol derecesi yüksek şaraplarda fazla derecede asit de varsa dikkatli bir seçim yapmak gerekir. Özellikle köpüklü şaraplardaki karbonik asit, tatlı algılanmasını biraz önler. Bu tip şaraplar, yemeklerle birlikte olduklarından daha tatlıymış gibi gözükürler. Yemeklerle birlikte sekliği fazla olan köpüklü şaraplar daha uygundur (tatlılar hariç). Tuz, şarap ve yemeklerdeki aroma ve acılık veren maddelerin algılanmasını artırır. Asit, tatlıyı destekler (bunu çileğe biraz limon sıkarak görebilirsiniz), ayrıca geçici olarak acılığı gizler. Asiditesi yüksek şaraplarla, fazla asitli yemekler uymaz. Tatlı tat, şaraptaki aroma maddelerinin algılanmasının kolaylaştırır, acı ve ekşi tadı dengeler. Çok sek yapılmış şaraplar, yemeklerle birlikte daha yumuşak ve ahenkli bir izlenim bırakırlar (yemekteki tuzdan ve şekerden dolayı). En uygun şarap-yemek ikilisinin seçiminde önemli bir dizi faktör daha vardır: günün hangi zamanı olduğu, hangi mevsim olduğu, dışarıdaki sıcaklık, içme nedeni (doğumgünü gibi), içen kişilerin yaşı ve şarap zevki. Mümkünse aşağıdaki sırayla servis yapılmalı: şarap Sıralaması beyaz kırmızıdan sek tatlıdan soğutulmuş normal sıcaklıktakinden zarif ve yumuşak baharat çağrışımlıdan hafif kuvvetliden az alkollü çok alkollüden genç eskiden önce içilmelidir Yemek Sıralaması zarif ve yumuşak baharatlıdan hafif kuvvetliden tuzlu yumuşak ve hafif tatlıdan önce yenmelidir.

 

 

 

# Duble yeni rakı
# 35 cl Yeni Rakı
# 70 cl Yeni Rakı
# Duble Tekirdağ
# 35 cl tekirdağ
# 70 cl Tekirdağ
# Duble Cİn
# 35 cl cin
# 70 cl cin
# Duble Votka
# 35 cl votka
# 70 cl votka
# Bira
# Likör
# Viski

 

* Kola
* Fanta
* Sprite
* Soda
* Ayran
* Kahve
* Çay
* Su

 

# 35 cl Villa Doluca
# 70 cl Villa Doluca
# 35 cl Çankaya
# 70 cl Çankaya
# 35 cl Yakut
# 70 cl Yakut
# 35 cl Moskado
# 70 cl Moskado

 

# Kalkan Image
# Levrek Image
# Çipura Image
# Lüfer Image
# Barbunya
# Çinekop Image
# Mezgit Image
# Palamut Image
# Uskumru Image
# Kırlangıç
# İstavrit Image
# Hamsi

 

* Köri Soslu Piliç
* Kuzu şiş
* Piliç şiş
* Kuzu Pirzola
* Biftek
* Izgara Köfte
* Karışık IZgara

 

Kiraz
Üzüm
Çilek
Elma
Karpuz
Kavun
Armut
Portakal
Karışık Meyve

 

* Göbek Salatası
* Yeşil Salata
* Karışık Salata

 

# Göbek Salatası
# Yeşil Salata
# Karışık Salata

 

# Beyaz Peynir
# Enginar
# Rus Salatası
# Acılı Salata
# Patlıcan Salatası
# Soslu Patlıcan Salatası
# Çalı Fasülye
# Taze Bakla
# Börülce
# Haydari
# Borani
# Semizotu
# Tarama
# Beyin Salata
# Lahana Sarma
# Yaprak Sarma
# Biber Dolma
# Pazı Kavurma
# Fava
# Topik
# Kereviz
# Radika
# Közde Patlıcan
# Körpeoğlu
# Pilaki
# Midye Dolma
# Çİroz
# Karides Söğüş
# Karides Kokteyl
# Soslu Hamsi
# Ahtapot
# Lakerda
# Sardalya
# Palamut Marina
# Pancar Turşusu
# Karışık Turşu

 

# Karides Güveç
# Tereyağlı Karides Kızartma
# Kalamar dolma
# Deniz ürünleri güveç
# Paçanga Böreği
# Sigara Böreği
# Tereyağda Ciğer Tava
# Arnavut Ciğeri
# Sardalya Sarma
# Kağıtta Sardalya
# Lavinya

 

* Ayva Tatlısı
* Kabak Tatlısı
* Ballı Muz
* Güveçte Cevizli Helva
* Chocolate Souffle

 

 

# Kiremitte Çoban Kavurma
# Kiremitte Et Kavurma

 

ASLANIM TURİSTİK RESTAURANT Beyoğlunda farklı bir restaurant ve hizmet anlayışından yola çıkarak 2000 yılında kurulmuş bir işletmedir.
Öncelikle inşaat aşamasından başlayarak tamamen tarihi dokuyla barışık tarihi dokunun yapısına zarar vermeden tarihle özdeş bir mekan yaratmaya çalıştık. Tarihi nevizade kültürüne uyum içerisinde içiçe yaşatmayı amaç edindik.
ASLANIM TURİSTİK RESTAURANT Geleneksel türk mezeleri ve Türk müziğiyle sizleri istanbul'un yoğun ve yorucu temposundan çok uzaklara götürecek.Image
şunu Hayal Edin;
Canınız Kiremitte Çoban Kavurma çekti yanında göbek salata ve daha neler neler. Siz hayalini kurun biz size hazırlarken siz eşsiz türk müziği eşliğinde beyoğlunun doyumsuz manzarasını seyre dalın.
ASLANIM TURİSTİK RESTAURANT'da şehrin üstüne akşam karanlığı düşerken içkinizi yudumlamak bir başkadır. siz içkinizi yudumlarken biz sizi Tarihi nevizade'nin eğlenceli dünyasına alıp götürürüz.
ASLANIM TURİSTİK RESTAURANT'ta Tereyağ'da Karides Kızartma denilince durmak lazım çünkü;Tamamen taze ve günlük mevsimine göre 12 çeşitten fazla deniz ürünü bulunmaktadır MUTLAKA DENEMELİSİNİZ
ASLANIM TURİSTİK RESTAURANT zengin meze ve alkollü alkolsüz içecek çeşitleriyle kısa sürede Beyoğlunun en iyi ve en gözde restaurantı olmuştur.Yerli ve Yabancı turistlerin ilgisini çeken restaurantımız Rakı ve Suyun birleşimindeki büyülü beyazlanmanın keyfine varacağınız yerdir.3 katlı restaurantı ve teraslı ASLANIM TURİSTİK RESTAURANT klimalı,jeneratörlü salonlarda hizmet vermektedir.